Sanayi Devrimi'nin başlangıcından itibaren atmosfere salınan karbon emisyonlarıyla küresel ısınmaya en çok katkıda bulunan ülkeler, bugün iklim krizinin çözümünde de en etkili söz sahibi konumunda. Ancak bu ülkelerin öncülük ettiği 'yeşil' dönüşüm gündeminin samimiyeti giderek daha fazla sorgulanıyor.

Karbon Piyasasından Net Sıfıra

Son yıllarda karbon ticareti sistemleri, yenilenebilir enerji yatırımları ve net sıfır emisyon taahhütleri, küresel ekonominin yeni gündem maddeleri haline geldi. Dev şirketler ve hükümetler, karbon nötr hedeflerine ulaşmak için milyarlarca dolarlık yatırım planları açıklarken, çevreci politikaların ekonomik boyutu da tartışılmaya başlandı.

Çözüm mü, Yeni Sömürgecilik mi?

Eleştirmenler, 'yeşil kapitalizm' olarak adlandırılan bu modelin, iklim krizini gerçek anlamda durdurmaya yönelik bir iradeden ziyade yeni bir kâr alanı yarattığını savunuyor. Karbon kredileri, sürdürülebilir finansman araçları ve yeşil tahvil gibi mekanizmaların, büyük şirketlere ek gelir kapıları açtığı, gerçek çevresel dönüşümün ise arka planda kaldığı öne sürülüyor.

Öte yandan, iklim krizinin etkilerini en ağır hisseden gelişmekte olan ülkeler, bu 'yeşil' dönüşüm sürecinin kendilerine yeni bir ekonomik yük getirdiğini ve tarihsel sorumluluğu orantısız biçimde üstlenmek zorunda bırakıldıklarını dile getiriyor.

İklim Adaleti Tartışması

Dünya genelinde artan iklim adaleti talepleri, zengin ülkelerin tarihsel karbon borcunu ödemesi ve teknoloji transferinin hızlandırılması gerektiğini vurguluyor. Ancak uluslararası müzakerelerde ilerleme sağlanamaması, 'yeşil kapitalizm' eleştirilerini güçlendiriyor.

Uzmanlar, iklim kriziyle mücadelede piyasa temelli çözümlerin tek başına yeterli olmayacağını, daha köklü yapısal değişikliklere ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor. Soru şu: 'Yeşil' etiketi taşıyan politikalar gerçekten gezegeni kurtarmaya mı yoksa sistemi sürdürmeye mi hizmet ediyor?