Büyük afetler, toplumların yalnızca fiziksel altyapısını değil kurumsal yapısını da sınayan olağanüstü dönemlerdir. İlk aşamada dikkatler doğal olarak arama-kurtarma çalışmalarına, sağlık hizmetlerine ve barınma imkânlarına yönelir. Ancak afetin akut evresi geride kaldıkça, görünürde teknik nitelik taşıyan tartışmaların aslında kurumsal güven, yönetişim ve toplumsal meşruiyet ekseninde şekillendiği anlaşılır.

Güven, Kurumların En Değerli Sermayesi

Bir kamu kurumunun, sivil toplum kuruluşunun ya da herhangi bir sosyal organizasyonun işlevini sürdürebilmesi, sahip olduğu maddi imkânlardan önce toplumun kendisine duyduğu güvene bağlıdır. Güvenin olduğu yerde insanlar kaynak seferber eder, yetki devreder ve ortak amaçlar doğrultusunda iş birliği yapar. Güvenin zayıfladığı ortamda ise aynı faaliyetlerin yürütülebilmesi çok daha yüksek maliyetler gerektirir. Denetim mekanizmalarının artması, bürokratik süreçlerin ağırlaşması ve karar alma hızının düşmesi çoğu zaman güven eksikliğinin kurumsal yansımaları olarak karşımıza çıkar.

Afet Döneminde Güven Neden Kritik?

Afet dönemlerinde bu durum daha belirgin hale gelmektedir. Bağış yapan bir kişi, aktardığı kaynağın hangi tedarik zincirinden geçtiğini, hangi ölçütlerle dağıtıldığını ya da hangi süreçlerden sonra ihtiyaç sahibine ulaştığını bireysel olarak takip edemez. Böyle bir yapıda güven, bireysel kanaat olmaktan çıkarak kurumsal işleyişi mümkün kılan temel mekanizmaya dönüşür. İnsanlar çoğu zaman yaptıkları bağışın her aşamasını doğrulayabildikleri için değil, bunu yapmaya gerek bırakmayacak ölçüde güven duydukları için bağışta bulunurlar. Bu güvenin kaynağı ise kişisel sempati ya da dönemsel popülerlik değil, kurumların hesap verebilirliği, denetlenebilirliği ve öngörülebilirliğidir.

6 Şubat Sonrası Yaşanan Kırılma

6 Şubat 2023'teki Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından yaşanan tartışmalar, dijital iletişim ortamlarının etkisiyle kısa sürede milyonlarca kişiye ulaşmış ve büyük ölçüde dezenformasyon içeren bilgiler Kızılay üzerinde ciddi bir güven erozyonuna yol açmıştır. Aynı dönemde ideolojik duruşlarla kamu kurumlarının kriz yönetim kapasitesi sert biçimde eleştirilirken, başta Ahbap olmak üzere bazı sivil toplum kuruluşlarına çok yüksek düzeyde toplumsal destek kanalları açılmıştır.

Şimdilerde ise o günlerde açılan bu kanallardan Ahbap'a verilen desteğin kullanım biçimine ilişkin iddialar taşınamaz hale gelmiş; bağış yönetimi, kurumsal işleyiş ve mali süreçlere dair hususlar kamuoyunun gündemine girmiştir.

İki Uç Tavrın Tehlikesi

Bu tartışmalarda iki uç duruş özellikle dikkat çekmektedir. Birincisi, iddialara karşı körü körüne sahip çıkarak "kesinlikle yolsuzluk yoktur" tavrını benimsemek; ikincisi ise iddiaları henüz soruşturma tamamlanmadan kesin hüküm gibi kabul etmek. Her iki tutum da hem hukuku hem ahlakı zehirleyen yaklaşımlardır. Kızılay'a yönelik afet günlerinde ölçüyü aşan kampanyalar yürütülmüş, yapının kalıcı bir kurum olduğu ve her zaman lazım olacağı unutulmuştur. Mahalle saikiyle ve ideolojik takıntılarla hareket eden, sivil toplum örgütü bile denmesi zor küçük ve bireysel yapılar, başlarındaki tanınmış isimler üzerinden popüler hale getirilmiştir.

Asıl Mesele: Kurumsal Güvenin Geleceği

Haluk Levent ve Ahbap Derneği ekseninde kamuoyuna yansıyan iddiaların akıbeti, hukuk devletinin öngördüğü usuller çerçevesinde yürütülen soruşturma ve yargılama süreçleri sonunda belirlenecektir. Bununla birlikte bu iddiaların, hukuki akıbetlerinden bağımsız olarak toplumsal güven duygusu üzerinde önemli etkiler yarattığı açıktır. Kamu kurumlarına duyulan güvenin aşınması sivil toplumu güçlendirmediği gibi, bireysel inisiyatiflere dayalı yapıların da sürdürülebilirliğini tehlikeye atmaktadır. Güvenin kalıcı hale gelebilmesi, kurumsal süreçlerin kişilere bağlı olmaktan çıkarılmasına ve şeffaflık kültürünün yerleşmesine bağlıdır.